Nurullah Ataç:
Bugünkü Türk hikâyesinin, Türk romanının gerçekçi olduğunu söyleyip öğünüyorlar. Hayatı, çevreyi olduğu gibi anlatmak gerekmiş. Nesnel (objektif) bir anlatı… Bir de Sait Faik’i düşünsünler. Hepsi de söylüyorlar: Sait Faik bugünkü hikâyecilerimizin en özlüsü, en ustası, en büyüğü. Onda var mı istedikleri gerçekçilik? Bu adam Burgazadası’nda oturmuş, düşleri, anıları karışıyor birbirine; çocukluk, gençlik, yaşlılık yılları karışıyor birbirine, öyle yerler oluyor, anlatılan kişilerle anlatan kişileri seçemiyorsunuz birbirinden. Sait Faik bütün kişileri, her şeyi içten, kendi içinden anlatıyor da onun için. Gerçekçilik arkasından koştuğu yok. Az bulunur onun kadar öznelci yazar. Bir doğru var onda: kendi doğrusu, kendi içindeki doğrusu.
Avni Dökmeci: Sait Faik, evet, o da gitti aramızdan. Eserleri duruyor, duracak. Hem de dipdiri duracak yıllar, yüzyıllar sonrasına. Ama kendi niçin gitsin? O derbeder, o kalender, o insancıllığıyla aramızda dolaşsa ne olurdu sanki? Bilmem ki, yaşamak için kişi oğlunun dünyayı sevmemesi mi gerekiyor? Sait Faik de Orhan Veli gibi ölesiye seviyordu dünyayı. Gitti.
Muzaffer Erdost: Sait Faik günümüzün en iyi hikâyecisi idi ama usta hikâyecisi değildi. Zaten Sait Faik usta bir hikâyeci olmaya özenmemiştir. Bir biçim kaygısı gütmemesi, belli bir dil anlayışı, daha doğrusu dilde bir davası olmaması düşüncemi doğrular sanıyorum. Büyük üzüntümüz var. Boşluğunun dolması herhâlde kolay olmayacak.
Reşat Nuri Güntekin: Hangi tarafından bakarsanız bakın, Sait Faik bugünkü edebiyatımızın en değerli, en orijinal çehrelerinden biriydi. Bütün genç, orta yaşlı ve yaşlı nesillerin; ileri aydınlarla beraber orta hâlli okur yazarların, bizde pek az görülmüş bir ittifak ile sevip saydıkları bir insandı. Sonra bu sevgi ve saygıyı, sevgi ve saygıların en makbulü saymak lazım gelir. Çünkü içine mevki ve mansıpların, debdebeli gösterişler, kampiyon malı faziletler ve sairelerin parıltıları karışmamış bir sevgi ve saygı idi. Acısı henüz yenidir; fakat zamanla yatışıp durulunca da onun yine bugünkü parlaklığıyla suyun yüzünde kalacağına şüphe etmiyorum. Sait Türkçeyi en iyi yazanlardan biri idi. Fakat bu kâfi değildir; onun içine konacak şeyleri de bulmak lazımdır. İşte o bunu da çok iyi bilirdi. Yaşadığı zaman ve muhitin geniş bir köşesini erişilmesi güç bir kolaylıkla anlatmasını bilmiş bir yazardı. Zaman zaman küçük hikâyeden romana geçmeye savaşıyor görünen büyücek yazıları (Medar-ı Maişet Motoru, Kumpanya…) ondan büyük romanların da çok iyisini bekletebilirdi. Daha eski edebiyatlarımız, muhakkak olan değerleriyle beraber, kendilerini bir nevi oyuncakçılık karakterinden sıyıramamış görünürler. Nükteler, cilveler, espriler, sürprizler… duygu ve düşüncelerin en şakaya gelmez olanlarını parlak oyuncak boyaları ile boyamak, teknik denen bir nevi oyuncakçı hüneriyle süslemek… Ayıp denecek kadar mübalağalı duygu gösterileri, ulemalık gösterileri… vs.
Sait Faik bütün bunlara müstağni bir jestle boş vermesini bilmiş görünen bir yazardı. Ancak şunu da ilave etmeliyim ki onun mazi topraklarının kalıntılarının tozu toprağı içinde başarmaya çalıştığı bu temizlik işi yalnız kendisinin değil, cumhuriyetten beri takip etmiş genç neslin ortaklaşa işi ve eseridir ve onların Sait Faik’i bu kadar tutmaları ve sevmeleri onda kendi ruh ihtiyaçları ve isteklerinin kuvvetli temsilcilerinden birini görmelerinden ileri gelmektedir.
Vedat Günyol: Sait Faik bir “sevgi” peygamberiydi. Kırk sekiz yıllık, içine en ufak bir haksızlık karışmamış, tertemiz bir ömrün akışından, içimize “insan sevgisi”nin o ılık, o tatlı, o aziz büyüsünü, en asli tarafıyla bir o salabildi.
Büyük büyük haksızlıklara, namussuzluklara baş kaldıran, hep zayıfın, hakkı yenmişin tarafını tutan, hikâyelerine serpili o “oturmaz düşünce”lerinin kaynağını ararken, şu güzel düsturunu nasıl hatırlamazsınız: “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey”
Refik Halid Karay: Dünyayı ve insanları çok sevdiğim hâlde bu muhabbeti Sait Faik kadar tatlılıkla ve kendime mahsus bir şehfatle belirtemediğimi biliyorum. Tatlı adamdı ve tatlı sanatkâr…
Şimdiye kadar her biri kıymetli birer birer etüt olan eserlerini hazırlamıştı. Büyük bir tablo veya bir konstrüksiyon meydana çıkarmasını bekliyorduk.
Ölümü, belki edebiyatımızı dünya edebiyatına katacak beşerî bir kitaptan mahrum bıraktı. Bundan dolayı da kederliyim.
Orhan Kemal: Onu az evvel toprağa verip döndük. Şimdi de Fikret Otyam, “Dünya Gazetesi” için benden onun hakkında bir şeyler yazmamı istiyor. Bu kadar çabuk, bu kadar sıcağı sıcağına ne yazılabilir? “Edebiyatımızın telafisi imkânsız büyük kayıbı” mı diyelim? Ama o sevmezdi ki böyle şeyleri.
Sanatı?
Onun da sırası değil. Hem bu işi daha sonra, çok daha liyakatle yapacaklar elbette.
Peki?
Geriye kalıyor dostluğu. Buysa onu tanıyıp, şakalaşmamış olanlarca bile meçhulattan değil. Çünkü Sait, gizli kapaklı tarafı kalmamış, herkesçe bilinen bir insandı. İnsandı da değil, insandır. O ölmedi ki… İnanmazsanız, kitaplarından herhangi birini rastgele açın. Eminim onun çarpan kalbinin sesini duyacaksınız.
Yaşar Kemal: Sait Faik’i yapıda ve özde modern hikâyeciliğimizin babası sayıyorum. Sait, bence Türkçenin dar hudutlarını zorlamış, ilk defa doğru dürüst, gerçek anlamıyla Türkçe yazmış ilk Türk yazarıdır. Sait’ten önce hiçbir yazarımızda bütün nüanslarıyla sıcaklığı, açıklığıyla Türkçe yoktur. Kalıplaşmış bir Türkçe vardır. Gerçek Türkçesiyle birlikte, hikayelerinde anlattığı, bir düş içinde görünen insanları da gerçektir. Düş dünyası Sait’in gerçekçiliğinin üstüne çekilmiş bir cila gibidir.
Sait her yönüyle halktandı. Onları seviyordu. İhtiyar hallacı, Ramazan’ı, Panco’yu, Melek’i, Kondosi, hani “Birtakım insanlar” daki Ali Rıza var ya, Hikmet var ya, onları candan seviyordu.
Bıraktığı on üç eseri aşkla, sevgiyle, tonla dolu bir destandır. Bir büyük şehrin, fakir, emeklerinin karşılığını alamayan iyi insanlarının destanıdır.
Said’e yüreğim çok yandı desem kaç para eyler…
Asuman Korad: Hiç tereddütsüz şunu söyleyebilirim ki şimdiye kadar hiçbir hikâyecide rastlayamadığım harikulade şiiri realite ile bize sunmasıdır. Dünyada tanıdığım en büyük birkaç hikâyeciden birisidir.
Yaşar Nabi Nayır: Sait Faik ile yalnız Türk edebiyatı değil; dünya edebiyatı da en büyük hikâyecilerinden birini kaybetti. Şu farkla ki biz işin farkındayız ve dövünüyoruz… Dünyanın ise bir şeyden haberi yok, ne kaybettiğimizi bilmiyor. Belki sonraları, çok sonraları fark edecek. O günün gelmesi belki bizim için tek teselli olacak.
Adnan Özyalçıner: Sait Faik’in “Alemdağ’da Var Bir Yılan” kitabının ilk hikâyesindeki koz helvacıya geçenlerde rastladım: “haberin var mı, bizim kâtip ölmüş” dedi.
Oktay Rifat: Sait’in ölümüne ne kadar yandım anlatamam, hâlbuki bir ahbaplığımız arkadaşlığımız da yoktu.
Yirmi yıl kadar önce bir kahvede tanışmıştık. Ayağını iskemlenin altına dayamış, yüzüme bakıyordu. Parklarda dolaştığımızı da hatırlıyorum. Orhan da vardı. Birkaç defa da beraber içtik. Bizi aynalı, mermer masalı, fıçılı meyhanelere götürmüştü.
İlk okuduğum yazısı bir yolculuk hikâyesidir. İskeleye gidip gidip bir gemiyi seyredişini anlatıyordu. Bu gemi ile ya Fransa’ya gitmiş yahut gelmiş; böyle bir şey.
Arkadan soğan kayığının hikâyesi gelir. Bu hikâyede karşılıklı iki cins insan vardır. Bir yanda soğan kayığının biçimine vurulan biri; öte yanda soğanlardan edecekleri kârı düşünenler. Sait bu soğan kayığının biçimine vurulan adamdı. Ölünceye kadar da hiç değişmedi.
Anlattığı insanlar da çoğu zaman onun gibi şair tabiatlıydı. İşte ağzından mavi dumanlar çıkaran, cam cam, billur billur, fanus fanus, çeşmibülbüller gibi yaşayan adam. İşte bütün haftalığını bir günde harcayan Panco, işte hikâyeciye şairce oyunlar oynayan Yani Usta, işte topal martı ile konuşan balıkçı.
Sait çok iyi bildiği bu insanların yaşama kavgasını pek anlatmıyordu. Bu kavganın hikâyesi nedense onu ilgilendirmiyordu. Bizler ondan bu hikâyeyi istiyorduk. Gelgelelim anlatmıyordu işte.
Artık anlatamaz da. Ama bizler, bu bizlere en yakın insanların yaşama sevinci ile ilgili davranışlarını derinlemesine, gene en çok onun hikâyelerinde bulacağız. Onun hikâyelerini okuyup sokağa çıktığımız zaman bir evin damını, uzakta uçan bir kuşu, yaprakların arasında denizi görünce birileri arkamızdan “hişt, hişt!” diye seslenecek.
Ziya Termen: Bir gün Yüksek Kaldırım’daki nişancı dükkânlarının birinin önünde Sait Faik’e rastladım. Yakası her vakitteki gibi kravatsız ve ağzında sigarası vardı. Bu basit dükkân önünde niçin böyle dalgın bakındığını sordum. “Askerler” dedi, “şu alkolik patrona oluk gibi para akıtıyorlar.” ve sonra niçin hikâye yazmadığımı sordu. “Kesreti meşguliyet” dedim. Güldü ve yürüdük. Yolda hep düşünüyordu. Başı ağrıdığından bahsetti. Yeni kitabından anlattı. “Şu deniz kenarlarından, Rumlardan, balıkçılardan, talihsizlerden kendini kurtarsana” dedim. “İstanbul’da yaşıyorum. Ve İstanbul bu saydıklarındır.” cevabını verdi. Sait üç senedir dünyadan bezmişti. Sait; havai, rind ve kararsız dost! Tanrı senden rahmetini esirgemesin.
Nevzat Üstün: Bin kilometre ötede Said’in ölüm haberi geldi beni buldu. Neden yaptın bunu Said? Sen bu kadar zalim değildin. İyi insandın, büyük insandın. Ölüm haberini almadan iki saat önce sana mektup yazmayı düşünüyordum.
“Ulan” diyecektim “sakın sevgilime sataşma haaaa”
Sonra kim bilir neler yazardım Sait. Araya Hüsam’ı, Fikret’i, Adalet’i, Özdemir’i de katardım, kim bilir ne fiyakalı bir mektup olurdu? Daha sonra düşüncemizdeki film işinden bahis açardım. Mektup olur çıkardı. İşte mektup dediğin de nedir zaten.
Sen yaşaması gereken insanlardandın Sait, beş on frenk yazarı ile birlikte kafamda sen de vardın.
Ben şimdi senin ölüm yerinden bin kilometre ötede Erciyes Dağı’nın eteklerindeyim ama, ölüm haberi yanı başımda duruyor. Durmaz olsun.
Sana, Oktay Rifat’ın Orhan Veli’ye teklif ettiği şeyi rahatça edebilirim: Al benim ciğerimi kullan, al benim yüreğimi tak, bunda hilafım varsa namussuzum. Ağlıyorum Sait.
Fazıl Hüsnü Dağlarca (Vatan Gazetesi, Sanat Sayfası, 15 Mayıs 1955)
AĞIT
Ölmüş Sait
Deniz mavisinden erken
Bunca sevgiden sonra
annesini öperken.
Ölmüş, eli ayağı uzak
Camların üstü buğu.
Ölmüş, çocuklar izin vermeden
Yüzünde sarışın çocukluğu
Yıldızlar gitmez, gün doğmaz,
Ölmüş, korkunç uykusu yerde,
Ölmüş hayal meyal
Üşür balıklar hikâyelerde
Ölmüş.
Ağaç bir, gölgesi iki.
Ama neden ölmüş,
Ölmek yaşamaktan iyi mi ki.
Behçet Necatigil (Vatan Gazetesi, Sanat Sayfası, 16 Mayıs 1954):
ANLAMAK
Kompozisyon yazıyordu sınıf,
Başlık: Anlamak.
Anlamak uzakken yakın,
kurumuş topraklara, anlamak
Boşalışı sağnağın
Anlamak görmekti süregelen gizliyi.
Doğdu. Adapazarı’nda görmeye
1907.
İnsan ilk girdiği koskoca bir sarayda
Nasıl şaşırır birden
Anlamak şaşırmaktır, darken geniş
Bursa Lisesi’ni bitirdi, İstanbul
Fransa’ya gidiş dönüş.
Anlamak açılışı kapının
Dilsiz ve karanlık konakta
Anlamak hikayelerinde İstanbul
Uzun, kısa.
Darken durdu, 1954
Elleri kesilmiş.
Anlamak birden durmaktır:
Gökyüzü daha geniş…
Başın öne düşmesi,
Anlamak boyun eğiş.